2026’nın İlk Dakikaları

2026’nın İlk Dakikaları

Yeni bir yılın döngüsü, yeni başlangıçlara dair arzuları beraberinde getirir. Türkiye’nin kamusal yayıncısı TRT1 ise, 2026'nın ilk dakikalarını sıradan bir eğlence akışıyla değil, Platon'un Mağara Alegorisi'nden, Descartes'ın 'Kötü Cin'ini, Goffman’ın Öz Sunumundan Baudrillard’ın Simülasyonunu içeren derin bir felsefi sorgulamayla karşıladı: Peter Weir’in 1998 tarihli başyapıtı Truman Show.

Bu film, kahramanının yaratılmış, yapay bir dünyada hakikate uzanan yolculuğunu anlatır. Seyirci, Truman'ın farkındalık anlarını izlerken, aslında kendi gerçeklik algısını ve içinde yaşadığımız dünyanın doğasını sorgulamaya davet edilir. TRT’nin bu seçimi, sıradan bir film gösteriminden ziyade, adeta kolektif bir uyanış çağrısıdır. Türkiye'nin 2026 vizyonunun özünü, yani köklere dönüş ve özgün potansiyelin açığa çıkarılması gerekliliğini felsefi bir dille ifade eder.

Sirius: Uyanışın Kozmik Rehberi

Truman Show'da ana karakter Truman'ın kurgulanmış dünyasını sarsan ilk fiziksel işaret, gökyüzünden arabasının önüne düşen "Sirius 9" etiketli bir stüdyo aydınlatma armatürüdür. Bu rastlantı derin bir sembolü barındırır. Sirius, Türkçedeki adıyla Ak Yıldız, Türk kültürel hafızasında sıradan bir gökcismi olmanın çok ötesinde, kimliğin ve yön bulmanın kozmik ve ruhani bir işaretidir.

Gökyüzünü bir harita, yıldızları da yol işaretleri gibi okuyan göçebe atalarımız için Ak Yıldız, gece yolculuklarının en güvenilir kılavuzuydu. Onun düzenli doğuşu ve batışı, mevsimlerin döngüsünü, dolayısıyla hayatın ve göçün ritmini belirliyordu. Bu pratik ve hayati ilişki, zamanla derin bir ruhani bağa dönüştü. Ak Yıldız, "Tanrı'nın Gözü" olarak hafızalara kazındı ve Büyük Köpek Takımyıldızı’nın bir parçası olarak, göksel sarayın bekçisi Kutsal Kurt Asena ile özdeşleştirildi. Türk boylarının destanlarında ve sözlü geleneğinde bolluk, bereket ve koruyucu bir gücün simgesi haline geldi.

Büyük Köpek Takımyıldızı (Canis Major)

Evrensel kültür katmanları incelendiğinde Sirius, Türklerin dünya medeniyetleriyle olan karşılaşmalarının gökyüzündeki sembolik bir kaydı gibidir adeta.

5 Türk Lirası, 1927

Batı’da Tanrı, İktidar ve Özgürlük Yanılsaması

Truman Show, modern Batı medeniyetinin ürettiği en keskin sosyolojik ve teolojik eleştirilerden biridir. Filmdeki yapay dünyanın yaratıcısı ve mutlak yöneticisi, ismi manidar bir şekilde "Christ-of" (Mesih'ten)'tur. O, her şeyi gören, her şeyi kontrol eden, kahramanın kaderini çizen ve onun özgür iradesini sistematik olarak yok sayan bir 'tanrı' figürüdür. Truman'ın (True-man?) yaşadığı Seaheaven kasabası, tüketim, medya ve total gözetimle kuşatılmış, güvenli ve mükemmel olduğu söylenen ama özünde hapsedildiği şeffaf bir panoptikondur.

Bu dünyada özgürlük, yalnızca sınırları çizilmiş bir alanda sunulan seçim yanılsamasıdır. Seyirci (yani modern toplum), ekranda gerçek olan tek şeyi (Truman'ın saf samimiyetini ve otantik duygularını) tüketerek, kendi yapay, anlamsız ve manipüle edilmiş hayatlarından kaçmaya çalışır. Film, "izlenen, manipüle edilen, korkuyla yönlendirilen ve nihai potansiyeli reddedilen" bir insan portresi çizer.

Bu portre, Max Weber'in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde çizdiği tablonun distopik bir uzantısıdır. Weber, modern kapitalist zihniyetin, Kalvinist Protestan ahlakından doğduğunu savunur. Bu ahlak, kişinin kaderinin önceden belirlendiği (predestinasyon) ve dünyevi başarının bir 'kurtuluş belirtisi' olarak görüldüğü bir sistemdir. Birey, sürekli çalışmak, tüketmek, disiplinli olmak, dünyayı rasyonel bir şekilde düzenlemek ve sisteme uyum sağlamak zorundadır. Christof'un dünyası, bu ahlakın en uç yansımasıdır. Truman'ın hayatı, önceden belirlenmiş bir senaryodur; onun 'başarısı' ve 'mutluluğu', sistemin sorunsuz işleyişinin bir göstergesidir. Tıpkı Weber'in tanımladığı sistem gibi, bu düzen de bireyin içsel, manevi özgürlüğünü değil, dışsal, araçsal bir rasyonaliteyi ve seküleriteyi dayatır. Sonuç, derin bir varoluşsal tutsaklıktır.

Bu nedenle, Hristiyanlığın bu temsilinin özgürleştirici değil, kısıtlayıcı olduğu iddiası güçlü bir temele sahiptir. Orta Çağ'da kilisenin mutlak otoritesi ve günah korkusuyla şekillenen kısıtlayıcı düzen, modernitede form değiştirmiştir. Mutlak otorite, (Christof gibi) medya patronlarına, tüketici kültürüne, gözetim kapitalizmine ve akıl sağlığı sistemine devrolmuştur. Günah korkusunun yerini, toplumsal onayı kaybetme, başarısız olma veya sistemin dışında kalma kaygısı almıştır. Kurumlar ve araçlar deforme olmuş, dijitalleşmiş ve son derece sofistike bir maskeyle kamufle edilmiştir; bu yüzden tespiti Orta Çağ'daki kadar kolay değildir. Truman Show, bu maskeyi düşüren nadir eserlerden biridir.

Hakiki Özgürleşme Yolu

Christof üzerinden tasvir edilen "dıştan dayatılan, korku salan, kontrolcü tanrı" anlayışı, Türk-İslam geleneğindeki Yaratıcı-kul ilişkisiyle taban tabana zıttır. Türk-İslam sentezinde Tanrı, insana akıl ve irade bahşeden, onu sorumlu kılandır. Özgürlük, kontrollü bir çevrede sunulan seçim illüzyonu değil, nefs terbiyesi ile kazanılan içsel bir haldir. İnsan, güdümlenen bir nesne değil, "eşref-i mahlûkat" (yaratılmışların en şereflisi) olarak görülür ve geliştirilmesi gereken sınırsız bir ruhani potansiyelle yaratılır. Korkuya dayalı, cezalandırıcı bir otorite ilişkisi yerine, Gök Tanrı inancındaki 'kut' verici, İslam tasavvufundaki 'aşk' ile bütünleşici bir ilişki söz konusudur.

Batı’nın sunduğu 'özgürlük maskesi' altındaki tutsaklığa karşılık, Türk-İslam geleneğinin önerisi 'kendini bilme' yolculuğudur. Truman Show'daki gibi bir 'dış tanrı' (Christof) yerine, bu gelenek insanı, yaradılışındaki potansiyeli keşfetmeye ve onunla aydınlanmaya çağırır. Hakikat, dışarıdan manipüle edilen bir senaryo değil, içsel bir keşif sürecidir.

Karanlığın İçinde Saklı Aydınlık

Filmin son sahnesinde Truman, bilinmez ve korkutucu tasvir edilen o 'karanlık' kapıdan adım atar. Asıl cesaret, rahat, güvenli ve tanıdık olduğu söylenen yalan dünyayı terk etmektir. Film bize şunu fısıldar: Asıl karanlık, hapsolduğumuz yapay aydınlıktır. Çıkış, göründüğünden çok daha yakın ve mümkündür. Ve bu uyanışın ilk işareti, en baştaki "Sirius 9" ışığıdır; köklerimizdeki rehber, Ak Yıldız.

Türkiye'nin "Türkiye Yüzyılı" vizyonunu inşa ettiği bir dönemde, kamusal yayıncının Truman Show’u seçmesi son derece manidardır. Bu, millete yapılan bir çağrıdır: Gösterilen dünyanın rahatlığına kanıp, köklerimizle, özümüzle, Ak Yıldız'ın temsil ettiği kadim bilgelik ve özgür ruhla olan bağımızı kopardık mı? Bize sunulan 'gerçeklik' algısının ötesine, hakikatin bilinmezine adım atmaya cesaretimiz var mı?

Türkiye’nin 2026 vizyonu, salt dış politika, ekonomi veya savunma projelerinden ibaret değildir. Bu vizyonun omurgasını, işte bu varoluşsal uyanış oluşturmaktadır. Bu uyanış, Darüşşifa’da şifada, Les Benjamins’in koleksiyonlarında estetikte, İlk Göktürk filminde anlatıda, uzay teknolojilerindeki isimlerde (ve daha nicesi) kendini gösteren bir diriliş halidir.

Çağrı

2026, bu kadim bağı yeniden keşfetme, ruhani görüş ve sezgi yeteneklerimizi canlandırma, 'Christof'ların yarattığı 'çok-tanrılı' yapay dünyaları fark etme ve aşma zamanı olsun, dilerim. Gerçek uyanış, tıpkı Truman'da olduğu gibi, Sirius’un ışığında gizli; hakikati arayan tüm insanlığı aydınlatma potansiyeliyle.

Hint efsanesi, bu sadakati ebedileştirir: Cennet’e giden yolda savaşçı, aşık ve şair olan üç kardeşini kendi yollarında bırakan dördüncü kardeş, kendisine tek sadık kalan köpeğini asla terk etmez. Cennet'e köpeği alınmayınca, o da girmeyi reddeder. Bu sadakatin karşılığında köpek, gökyüzünde Büyük Köpek Takımyıldızı olur. Onun kalbi ise Sirius'tur ve en parlak yıldız olarak atmaya, sadakatin ve yol göstericiliğin sembolü olarak parlamaya devam eder.

Türkiye'nin 2026 vizyonu, işte bu sadakate dayanmalıdır: Köklerine, tarihine, kadim bilgeliğine ve nihayetinde insan olmanın özünde yatan hakikate sadakat.

Necm Sûresi (53) 49. Ayet: "Şi'râ yıldızının Rabbi de O'dur."