Homo-Robot: Neoliberal İktidarın Biçimlendirdiği Nihai Özne
Frankfurt Okulu ve Michel Foucault'nun teorik kavramları, çağdaş Batı neoliberal toplumunun eleştirisinde birbirini tamamlayan iki zirvedir. Frankfurt geleneği, "aklın araçsallaştırılması" yoluyla insanın "nesneleştiğini" vurgularken, Foucault bu nesneleşme sürecinin bizzat "modern özne"yi nasıl inşa ettiğini ve bu öznenin nasıl bir "iktidar" ağıyla yönetildiğini gösterir. Bu sentez bize, bugün Batı dünyasında yaşandığını düşündüğümüz özgürlüğün, aslında kapıları içeriden kilitlenmiş, havalandırma sistemi çalışan, sakinlerinin dışarıda çok daha vahşi bir dünya olduğuna inandırıldığı bir akıl hastanesi olabileceğini söyler. 'Özgür', 'yeşil', 'huzurlu' imajlarıyla dünyaya pazarlanan Yeni Zelanda, bu teorik çerçeveyi test etmek ve teoriyi yaşamın kılcal damarlarına indirmek için kusursuz bir laboratuvardır. Burada gözlemlediğim şey, bir toplumun, öznelliği ve özerkliği, hayal gücü ve politik direnci sistematik olarak erozyona uğratan yumuşak, kabul edilebilir, hatta arzulanabilir bir totaliterlik biçimine nasıl dönüşebileceğidir. Eleştirel analizin görevi, bize sunulan dingin manzaranın altında işleyen sessiz, yumuşak total yönetim mekanizmalarını deşifre etmektir.
Araçsal Aklın Hükümranlığı ve Mutlu Bilinç Yaratımı
Frankfurt Okulu'nun, özellikle Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer'ın, eleştirisinin özünde araçsal akıl kavramı yatar. Bu, aklın, her şeyi (doğayı, insanı, toplumu) yalnızca kontrol edilecek, yönetilecek ve sömürülecek bir 'araç' veya 'kaynak' olarak gören bir mantığa indirgenmesidir. Yeni Zelanda'nın, "çeşitlilik ve kapsayıcılık", "kişisel esenlik", "doğayla uyum", "iş-yaşam dengesi" ve "laid-back" (gevşek/rahat) gibi söylemler üzerinden inşası, araçsal aklın yeni nesil bir tezahürü haline gelir. Görünüşte insan odaklı olan bu değerler, aslında performans göstergelerine, veri noktalarına ve nihayetinde tüketilebilir metaya dönüştürülür. "Temiz hava istatistikleri" veya "en yaşanabilir/adil/güvenli ... ülke" listelerindeki sıralamalar, refahın ve mutluluğun niceliksel kanıtları olarak sunulur. Böylece, insanın doğayla kurduğu varoluşsal ilişki, bir pazarlama unsuru ve ulusal marka değerine; kişisel tatmin ise, ulaşılması gereken bir KPI'ya (temel performans göstergesi) indirgenir. Bu, aklın araçsallaştırılmasının nihai aşamasıdır: artık sömürülen sadece dışsal kaynaklar değil, bizzat insanın içsel dünyası, duygusal deneyimi ve 'iyi yaşam' arayışının ta kendisidir.
İşte Herbert Marcuse'nin mutlu bilinç dediği şey tam da bu noktada devreye girer. Bu bilinç hali, yalnızca bir yanılsama veya pasif bir uyuşukluk değildir; aksine, bireyin sistemin dayattığı bu optimizasyon ve performans zorunluluğunu içselleştirerek, onu kendi özgür seçimi ve arzusuymuş gibi sahiplenmesidir. 'Kendi mutluluğunun mühendisi' olma baskısı, kişiyi sürekli bir öz-izleme, öz-değerlendirme ve öz-düzeltme çabasına iter. Mutluluk, özgür bir varoluşun sonucu olmaktan çıkar, sürekli çaba gerektiren disiplinli bir projeye dönüşür. Birey, kendi yaşamını bir verimlilik ve tatmin nesnesi olarak yönetirken, aslında dışarıdan dayatılan bir ekonomik ve toplumsal mantığın gönüllü uygulayıcısı haline gelir.
Sonuç olarak, Yeni Zelanda'nın pastoral ve refah dolu imajı, araçsallaştırılmış akıl tarafından kurgulanan bu mutlu bilinç sayesinde sorgulanamaz bir total yönetim alanına dönüşür. Birey, tüm varoluşunu standart bir 'iyi hayat' kalıbına dökerken, aslında kendi robotlaşmasının aktif faili haline gelir. Buradaki sömürü, ona dayatıldığı için değil, onu kendi özgür iradesi olarak benimsediği için çok daha etkilidir. Modern köle, kırbaç sesi duymaz, çünkü zincirlerini özgürlüğün sembolleri sanır ve onları gönüllü olarak, hatta bir statü kaynağı olarak taşır.
Panoptik Gözetim, Biyo-politika ve Pastoral İktidar
Neoliberal bireyin, araçsallaştırılmış akıl tarafından kurgulanan mutlu bilinç ile kendi kendini disipline etmeye hazır hale getirilmesi, iktidarın yalnızca içsel bir mekanizma olmadığını, aynı zamanda dışsal, kurumsal ve teknolojik sistemlerle de desteklendiğini gösterir. Foucault'nun analizi, bu içselleştirilmiş kontrolün, panoptik gözetim ve biyo-politika gibi kolektif yönetim teknolojileriyle nasıl tamamlandığını ortaya koyar.
Foucault'nun panoptikon metaforu, gözetimin fiziksel bir kuleden ziyade, bireyin sürekli gözetlenebilir olduğu hissi üzerinden işleyen bir iktidar teknolojisi olduğunu anlatır. Yeni Zelanda'nın Beş Göz (Five Eyes) istihbarat ittifakındaki aktif rolü, bu mantığın dijital çağda ulus-devlet sınırlarını aşan küresel bir ölçeğe taşınmasıdır. Yeni Zelanda Hükümeti İletişim Güvenliği Bürosu (GCSB) gibi kurumlar aracılığıyla yürütülen toplu sinyal istihbaratı, gözetimi belirli bir mekândan çıkarıp uluslararası bir ağın görünmez ve merkezsiz yapısına yerleştirir. Kişisel iletişimin kitlesel olarak izlenmesi ve bu verilerin ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) gibi dış aktörlerle paylaşılması, iktidarın artık yalnızca 'kendi' devletinden değil, küresel bir gözetim kompleksinden kaynaklandığının göstergesidir. The Intercept'in 2015'te ortaya çıkardığı belgeler, bu pratiğin 'güvenlik' söylemiyle meşrulaştırıldığını, ancak özünde demokratik denetimin dışında işleyen mutlak bir kontrol arzusunu yansıttığını ortaya koymuştur.
Bu küresel panoptik gözetim, ülke içindeki nüfus yönetimiyle, yani Foucault'nun biyo-politika kavramıyla doğrudan bağlantılıdır. Biyo-politika, iktidarın tüm nüfusu istatistikler, normlar ve risk analizleri yoluyla "kitlesel bir beden" olarak yönetmesi ve optimize etmesidir. Yeni Zelanda'nın 2017 İstihbarat ve Güvenlik Yasası, Privacy International'ın 2018 raporuna göre, bu mantığın somutlaşmış halidir. Yasa, vatandaşlar ve yabancılar arasında ayrımcı bir gözetim çerçevesi kurarak, nüfusu farklı risk kategorilerine ayırır. Bu ayrım, 'biz' (güvenli, normlara uygun vatandaş bedeni) ile 'onlar' (riskli, kontrol edilmesi gereken öteki beden) arasında keskin bir sınır çizer. Bu, salt bir güvenlik politikası değil; toplumsal bedenin saflığını ve güvenliğini koruma iddiasıyla, onun her bir üyesini sürekli bir sınıflandırma, izleme ve normlaştırma sürecine tabi tutan bir biyo-politika projesidir.
Panoptik gözetim ve biyo-politikanın "kendi iyiliğin için" söylemiyle birleşmesi, Yeni Zelanda'yı bir dadı devlet (nanny state) modeline dönüştürür. Bu kavram, Foucault'nun pastoral iktidar analiziyle anlam kazanır. Pastoral iktidarda, yönetici (devlet), tıpkı bir çobanın sürüsünden sorumlu olması gibi, vatandaşlarının refahından, güvenliğinden ve hatta 'kurtuluşundan' kişisel düzeyde sorumludur. Yeni Zelanda devleti, "dünyanın en temiz ve en güvenli ülkesi" imajını bu pastoral rol üzerine inşa eder. Ancak bu korumacılık, kaçınılmaz olarak mutlak bir kontrolü gerektirir. Devlet, yurttaşını tehlikelerden korumak adına, onun en mahrem alanlarına (iletişim, sağlık verileri) nüfuz etme, onun adına karar verme ve davranışlarını normlara uyacak şekilde yönlendirme hakkını kendinde görür. GCSB'nin dış gözetimi ile iç güvenlik yasalarının getirdiği iç gözetim, bu pastoral gücün birbirini tamamlayan iki yüzünü oluşturur: dışarıdaki 'kurtlara' karşı tetikte olan çoban, aynı zamanda sürüsünün her bir üyesini sürekli izleyerek onların 'doğru' yoldan sapmasını engeller.
Sonuç olarak, Yeni Zelanda örneğinde bireyin içselleştirdiği ve devletin ve küresel ağların uyguladığı panoptik gözetim, biyo-politika ve pastoral iktidar iç içe geçerek özel bir iktidar modeli yaratır. 'Temiz ve güvenli' cennet idili, yalnızca bir pazarlama stratejisi değil, aynı zamanda bu kapsamlı gözetim, sınıflandırma ve kontrol rejimini meşrulaştıran bir ideolojik aygıttır. Beş Göz'le küresel düzeyde, 2017 Yasası'yla ulusal düzeyde işleyen bu sistem, bireyi hem dış tehditlere karşı korunan hem de kendi iyiliği için sürekli denetlenen, normlara uyması için yönlendirilen ve nihayetinde özgürlüğü kendi güvenliği için feda etmeye razı edilen bir özne konumuna hapseder. Bu, demir parmaklıkların olmadığı, ancak görünmez algoritmik duvarların, veri izlerinin ve paternalist söylemlerin ördüğü yumuşak bir totalitarizm biçimidir.
İktidar/Bilgi İlişkisi ve Panoptik Hafıza
Foucault'nun, "hakikat ve bilginin tarafsız olmadığı; belirli bir tarihsel anda iktidar ilişkileri tarafından üretildiği ve aynı zamanda bu iktidar yapılarını meşrulaştırarak güçlendirdiği" tespiti, Yeni Zelanda'nın kurucu tarih anlatısının tam da kalbine işaret eder. Burada kritik olan, iktidarın sadece bilgiyi manipüle etmesi veya sansürlemesi değil, bilginin üretim süreçlerinin, metodolojilerinin, arşivlerinin ve nihayetinde 'gerçek' olarak kabul edilen şeyin kendisinin iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilmesidir. Māori'nin 700 yıl önce Aotearoa'ya yerleşimi tezi, yalnızca kronolojik bir veri değildir; iktidarın ihtiyaçlarına uygun olarak inşa edilmiş hakikat rejiminin temel taşıdır. Bu rejim, bilimsel tarihyazımının söylemsel gücünü araçsallaştırarak, Māori'nin toprakla olan tarihsel ve ontolojik bağını görece sınırlı ve yönetilebilir bir çerçeveye hapseder.
Bu tarihsel çerçevenin, sömürgeci-yerleşimci bir iktidarın toprak iddialarını yönetilebilir kılma işlevi, doğrudan Foucault'nun biyo-politika analiziyle bağlantılıdır. Burada söz konusu olan bir halkın tarihsel derinlik ve süreklilik bedenidir. 700 yıllık bir geçmiş, bu kitlesel bedenin sınırlarını çizmek, onun toprakla olan bağının uzunluğunu ve dolayısıyla 'hak iddia etme kapasitesini' tanımlamak anlamına gelir. Māori sözlü geleneğinin ve alternatif arkeolojik bulguların işaret ettiği daha uzun ve karmaşık tarihsel süreklilik ise, bu sınırları aşan, kontrol edilmesi zor bir bedeni temsil eder. Resmi tarihin bu alternatif anlatıları marjinalleştirmesi, tam da bu bedeni disipline etme, onu standart bir kronoloji ve kabul edilebilir bir anlatı kalıbına sığdırma çabasıdır. Bu, geçmişte kalmış bir sömürge pratiği değildir; bugünün toprak tazminatı süreçlerinde, kimlik politikalarında ve kültürel miras yönetiminde hâlâ işleyen, canlı bir iktidar teknolojisidir.
Son olarak, bu süreç toplumun bütününe yönelik bir tür panoptik hafıza yönetimi olarak okunabilir. Modern iktidar, merkezi bir gözetim kulesinden (devlet, resmi kurumlar) hareketle, toplumun kolektif hafızasını ve tarih bilincini şekillendirir. 'Radyokarbon tarihleme' gibi tekniklerin otoritesine yapılan sürekli vurgu, gözetimin görünürlüğünü sağlayan 'kuledeki ışık' gibidir: bilimsel bir nesnellik ve tarafsızlık görünümü altında, belirli bir anlatıyı sürekli görünür ve sorgulanamaz kılar. Māori sözlü geleneği ise, bu ışığın düşmediği, kuleden görülmesi zor olan 'hücre'lerde saklı kalan bir bilgi biçimidir. Toplum, resmi tarih anlatısının sürekli mevcudiyeti ve tekrarı yoluyla, kendi geçmişini bu anlatı içinde algılamaya, onu sorgulamadan içselleştirmeye ve nihayetinde iktidarın dayattığı bu 'bilimsel hakikat' çerçevesinde yaşamaya şartlandırılır. Bu, fiziksel bir zorlamadan çok daha etkilidir; çünkü bireyler ve topluluklar, kendi tarihlerini ve kimliklerini iktidarın çizdiği sınırlar içinde düşünmeyi öğrenirler. Direniş, ancak bu panoptik hafıza düzeninin dışında kalan alternatif anlatıları (sözlü gelenek, yerli bilgi sistemleri, eleştirel akademi) görünür kılarak ve iktidar/bilgi üretiminin bu özgül mekanizmasını teşhir ederek mümkün hale gelir.
Direnişin İmkânsızlaştırılması: Korku, Vericilik Dini ve Robotlaşmış Özne
Bu kadar kapsamlı bir yönetim sistemi, ancak direnç ve devrim olasılığı ortadan kaldırdığında sürdürülebilir. Frankfurt Okulu'nun "kültür endüstrisi" kavramı, kitlesel kültürün standartlaştırılmış ürünleriyle insanları nasıl edilgenleştirdiğini ve eleştirel düşünceyi bastırarak mevcut sisteme 'rıza' ürettiğini açıklar. Yeni Zelanda bağlamında bu, "yeşil kapitalizm", "sürdürülebilirlik", "kişisel gelişim" ve "akıl sağlığı" gibi söylemler aracılığıyla işler.
Daha derinde, (öteki'nden, geride kalmaktan, anlamsızlıktan duyulan) sistemsel korkunun yönetimi yatar. İçine doğduğu bu 'düzen' dışında bir başka yaşam tahayyül edememesi için bilincine bir yandan İslamofobi ve komünizm tehdidi gibi korku tohumları ekilmiş, diğer yandan mevcut modelin üstünlüğüne dair kibir aşılanmıştır. Medya ve siyaset, bu korkuları araçsallaştırarak toplumu sürekli 'tetikte hali'nde tutar. Buna ek olarak, yeni 'seküler dinler' devreye girer: "tüketimcilik", "öz-optimizasyon" kültü ve nihayet "vericilik (dataism)". Vericilik, veri toplamanın ve algoritmik karar almanın nihai iyiyi ve doğruyu sağlayacağına dair kör bir inançtır. Yeni Zelanda'da, performans metrikleri, kredi skorları, sağlık verileri ve sosyal davranış izlemeleri, bireyin değerini nicelleştirir. 'Metriklerle nicelleştirilmiş liyakat miti', başarının bireysel çabaya dayandığı yanılsamasını yaratarak, eşitsizlikleri gizler ve yeniden üretir.
Bu süreçlerin nihai ürünü, neoliberal iktidarın biçimlendirdiği "homo-robot"tur. Bu figür, salt ekonomik sömürünün nesnesi olmanın ötesinde, onu çevreleyen iktidar ilişkilerinin işleyişine bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde katılan öznedir de. Sistem, yalnızca emeği ve bedeni denetlemekle kalmaz; aynı zamanda arzuları, korkuları ve algıları biçimlendirerek, bireyi devrimci veya radikal bir dönüşüm olasılığını düşünemez hale getiren bir rıza düzenine entegre eder. Bu entegrasyon sürecinde, insanı özgün bir varlık kılan yaratıcılık, dayanışma, eleştirel düşünme ve aidiyet gibi nitelikler giderek aşınır. Sonuçta ortaya çıkan, duyguları yönetilen, düşünceleri standartlaştırılmış, hareketleri algoritmalarla öngörülen, insani derinliğinden soyutlanmış, işlevselleştirilmiş ve duyarsızlaştırılmış bir varlıktır. Fiiliyatta özne yok olmuş, yerini, sistemin pürüzsüz işleyişi için gerekli bir dişliye, bir veri noktasına bırakmıştır.
Epilog: Özümüze Karşı Bu Sistemle Mücadeleye Devam
Yeni Zelanda, Batı modernizminin ve neoliberal rasyonalitenin ulaştığı nihai aşamanın bir prototipidir. Burada iktidar, şiddet içermeyen, yumuşak hatlı ve hatta 'cazip' bir total yönetim biçimini almıştır. Adorno'nun yönetilen yaşam (administered life) kavramının somut tezahürüdür bu: bireyin her anının görünmez normlar, istatistiksel normaller ve öz-denetim mekanizmalarıyla düzenlendiği, alternatiflerin düşüncesinin bile zihinden silindiği ve nihayetinde 'çıkış yok' hissinin içselleştirildiği bir varoluş düzeneği.
Bu analiz, sadece Yeni Zelanda'ya özgü değildir; neoliberal Batı toplumlarının mantığını açığa çıkaran bir paradigmadır. Karşı karşıya olduğumuz sistem, büründüğü refah ve özgürlük retoriğinin ardında, insan öznelliğinin kendisine yönelik çok daha temel bir tehdit barındırır. Bu bir "anlamsızlaştırma makinesi"dir: anlam yaratma kapasitemizi, tarihsel bilincimizi ve dayanışma içgüdümüzü, sistematik olarak veriye ve verimliliğe indirgeyerek aşındırır. İktidar, artık sadece kaynakları veya emeği sömürmekle yetinmez; öznenin dokusunu, insan olmanın hamurunu, kendisine hammadde olarak seçer ve onu kendi mekanik bütünlüğünün sessiz bir bileşenine dönüştürür. Bu, öznenin nesneleşmesinin de ötesinde, ontolojik bir dönüşümdür.
Dolayısıyla, bu 'yumuşak totaliter' yapıya karşı direniş, salt politik veya ekonomik bir mücadeleden ibaret değildir. Frankfurt Okulu'nun eleştirel aklı ve Foucault'nun iktidar analizi bize göstermektedir ki, asıl mücadele, insanlığı yeniden anlamlandırma, özerk öznelliği yeniden inşa etme ve hayal gücünü bu total yönetimin dışına taşıyabilme cesaretinde yatar. Homo-robot'un zincirleri, en başta zihnimizde örülmüştür; onları kırmak da, bu iktidar/bilgi ağlarını teşhir eden radikal bir eleştirel bilinçle mümkündür. Bu, sadece bir toplum modelini reddetmek değil, insan olmanın ne anlama geldiğine dair derin bir teorik ve varoluşsal yeniden sorgulamayı gerektirir.