Medcezir
Saat beş, gerinir terk edilmiş sabaha.
“Hissediyor musun?” diyorsun,
Bu ıssız kıyıdaki medceziri
Ayın iliklerinde hissettiği gibi.
Özgürlük bu mudur, öz ve gür,
Derunken kabarıp, zahirken kırılan?
Bir kelebek süzülür, açtığım ağzımdan.
Kıyı titrer yüzlerce yarasa geçerken
Kanatları süpürür göğü ve gözleri
Adacıksa nefes tutar meddin içinden.
Gölgeleri yutan cezir, gece örten alevleri;
Gerisi — hiçlik.
Zamanın ötesinden, aşka aşka
Bir alev gibi eritip gündüzü sırra
Kahkahalar çekilir ulu mağaraya
Sarkıt olup damlaya damlaya.
Bakarım; hayat, vehim, ben
Aynı kudret tezgahında çözülen.
Hakikat nedir? Öz nedir?
“Ben” dediğin, kaç perdedir?
Ellerin konuşur önce
Parmakların havayı oyar vecd ile
Bir heykeltıraş değil, uçmağın denizi
Nakşeder benliğimin nehrini;
Ouroboros bile erir vahdet mihrakında.
Banyan ağacı mırıldanır, rüzgara yazdığı sırları
Palmiyeler fısıldaşır, güneşi süzen musonları
Doğanın nabzı gezer, bir orayı bir burayı;
Dokunmak böyledir, elsiz ve izsiz.
Venüs doğar kauçuk ormanı ardına
Göklere kanar tutulma, ağır buhurlarla
Ve bir çiçek konar muzların dalına.
Aynı nurdan düşer cümle cismi aleme
Biri ötekine can olur, vücut bulur vahdete;
Bir göz ki seyredip tamam olur.
Zaman tuzdur ummanda
Nefes yavaşlar, kemikler yerleşir yerine
Sorular bir bir palmiye yapraklarıyla
Geriye kalır med ile cezir;
Çeker, bırakır, ben bile unutuncaya —
Nerede biter tenim, başlar nerede deniz.
Kul Yunus der ki,
“Geçti can Tamu'dan, Uçmag'tan.”