Pelasglardan Māorilere
Sömürgeci emperyal genişleme, nihai hedefini salt toprak kazanımında değil, karşılaştığı kültürel çeşitliliği kendi siyasi-idari düzenine asimile etme ve bu sürece direnen unsurları sistematik biçimde sessizleştirip tarihsel hafızadan silme kapasitesinde bulur. Bu çerçeveden bakıldığında, Pergamon'un (Helen öncesi adı Parg-a-uma) Roma İmparatorluğu'na ve Aotearoa'nın (bugünkü Yeni Zelanda) Britanya İmparatorluğu'na ilhakı yapısal bir benzerlik sergiler. Tarihin döngüselliğine işaret eden bu paralellik, sömürgeci tahakkümün farklı çağ ve coğrafyalarda benzer stratejik araçlarla —hukuki manevra, toprak ilhakı, şiddet ve kültürel asimilasyon— nasıl yeniden üretildiğine dair eleştirel bir kanıt sunar.
Egemenlik ve Toprak Devrinin "Hukuki" Zemini
Tarihte, sömürgeci tahakkümün en kalıcı araçları, çoğu zaman askeri harekattan önce gelen, kurgulanmış hukuki meşruiyet anlatıları ve bu anlatılar yoluyla hakikati şekillendirme kapasitesidir. M.Ö. 133'te Pergamon'un tartışmalı bir vasiyetle Roma İmparatorluğu'na ve 1840'ta Aotearoa'nın benzer şekilde tartışmalı Waitangi Antlaşması'yla Britanya İmparatorluğu'na ilhakı, bu anlatıların yapısında ve işlevinde çarpıcı bir epistemolojik paralellik sergiler.
Pergamon Kralı III. Attalos'un ölümü ile hazinesiyle krallığını Roma'ya bıraktığına dair vasiyeti, siyasi bir spekülasyon ve hukuki bir belirsizlik yarattı. Romalı Tiberius Gracchus, Roma Senatosu'nun geleneksel yetkilerini hiçe sayarak, bu mirası kendi toprak reformu komisyonunu finanse etmek ve "yeni yerleşimcilere toprak tahsis etmek" amacıyla halk meclisine taşıdı. Bu manevrası karşısında dışişleri ve hazine üzerindeki münhasır kontrolünü kaybetme tehdidi altında hisseden Senato aristokrasileri, Tiberius'u cumhuriyetin ilkelerini hiçe saymakla ve "tiranlığa yeltenmekle" suçladı. Bu belirsizlik ortamı, Attalos Hanedanı'nın meşru varisi olduğunu iddia eden Aristonikos (III. Eumenes) için açık bir kışkırtma ve meşru bir direniş zemini oluşturdu. Dört yıllık bir savaşa dönüşen Aristonikos İsyanı'nın Roma tarafından bastırılmasını müteakiben, bu tartışmalı vasiyet, Pergamon'un zorla ilhakı ve Asya eyaleti olarak Roma'ya dahiliyeti için hukuki bir gerekçe işlevi gördü.
Aotearoa'da ise bu mekanizma daha incelikli bir biçimde işledi. Waitangi Antlaşması, adeta dilsel ve kültürel bir yanılsama üzerine inşa edildi. İngilizce ve te reo Māori versiyonları arasındaki kritik anlam farkı –"egemenlik" (sovereignty) ile "yönetim" (kāwanatanga)– bir çeviri hatası değil, egemenliğin kasıtlı olarak bulanıklaştırılmasıydı. Antlaşma, ülkenin kuzeyindeki sınırlı bir grup kabile şefiyle, farklı zamanlarda ve farklı açıklamalarla imzalandı. Britanya, bu parçalı, koşullu ve anlamı manipüle edilmiş rızayı, tüm Aoteaora üzerinde mutlak egemenlik iddiası için yeterli bir temel olarak sundu. Üstelik, canlı ve kutsal bir varlık, atalarla kurulan bağ, kolektif kimliğin temeli ve plesanta ile aynı anlama gelen toprak (whenua) anlayışının hakim olduğu Māori dünya görüşünde "mutlak sahiplik" fikrinin karşılığı yoktu. Ve "medenileştirme misyonu" ile yanıp tutuşan sömürgeci Britanya bunu kavramaktan oldukça uzaktı. Kısacası bu belge, kapitalist ilkel birikimi başlatacak olan Māori'yi topraksızlaştırma ve "toprağın sistematik olarak yeni yerleşimcilere aktarılması" prosedürünü resmileştiren bir öncüldü.
Sömürgecinin kurguladığı "hukuki zeminin" gerçeklikle ilişkisi oldukça zayıftır. Pergamon'daki vasiyet belgesi, bir kralın ölümünden sonraki siyasi boşluğun araçsallaştırılmasıydı; Aotearoa'daki antlaşma belgesi ise, kültürel ve dilsel farklılığın sistematik bir sömürüye dönüştürülmesiydi. Her iki belge de, açık bir irade beyanı veya gerçek bir mutabakat belgesi olmaktan uzaktı. Aksine, iktidarın, şiddeti ve gasbı, "barışçıl miras" veya "karşılıklı antlaşma" gibi hukuki ve ahlaki bir retoriğin ardına gizleyebilme kapasitesinin somut örnekleriydi. Bu süreçte hakikat, vahşi galibin siyasi ve hukuki ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yazıldı, çarpıtıldı ve nihayetinde sessizliğe gömüldü. Belgelerin "sahteliği" imzaların fiziki eksikliğinde değil; temsil ettikleri iddianın, dayandıkları toplumsal gerçeklikle kurduğu yanılsamalı ilişkisinde yatmaktadır.
Resmi Tarihyazımı: "Barışçıl" Miras ve Sessizleştirilmiş Şiddet
Resmi tarihyazımı, sömürgeci ilhakın şiddetini, onu meşrulaştıran bir anlatının arkasına gizleme işlevi görür. Bu anlatılar, sömürgeci projeyi ya "barışçıl bir miras" ya da "medeniyetin kaçınılmaz ilerleyişi" olarak sunar. Bu süreçte, fiziksel direniş bastırıldığı gibi, o direnişin anlamı da sistematik olarak çarpıtılır, küçültülür ve nihayetinde tarihsel hafızadan silinmeye çalışılır. Aristonikos İsyanı ve Kīngitanga Hareketi, bu epistemolojik şiddetin iki paradigmatik örneğidir.
Roma'nın resmi tarih anlatısı, dört yıl süren isyanın ardından yakalanıp idam edilen Aristonikos'u bir "taht gaspçısı" olarak sunar. Oysa onun, köylüleri ve yoksulları kapsayan, sosyo-ekonomik adaleti hedefleyen devrimci, "Güneş Şehri (Heliopolis)" ütopyası etrafında örgütlediği hareketi gizler. Ancak Roma, zaferini sembolik düzeyde de pekiştirmiş; Aristonikos'un idamıyla birlikte, onun temsil ettiği alternatif sosyal düzen fikrini de tarihin dışına atmıştır. "Pax Romana (Roma Barışı)" miti böylece, bu radikal adalet arayışının üzerini örterek, ilhakı istikrar ve düzenin tesisi olarak sunar.
Benzer bir tarihyazımsal silinme mekanizması, Aotearoa'nın sömürgeleştirilmesinde de açıkça görülür. "Güney'in Britanyası" idili ile Yeni Zelanda'nın barışçıl kuruluş miti, topyekun bir askeri ve kültürel işgalin üzerini örten bir retoriktir. Bu anlatı, Māori Kralı Pōtatau Te Wherowhero liderliğindeki Kīngitanga Hareketi gibi, toprağı ve egemenliği korumaya yönelik organize direnişleri ve Yeni Zelanda Savaşları'nı (Ngā Pakanga o Aotearoa) görünmez kılar. Tarihçi Alan Ward'ın vurguladığı üzere, Māori halkını yıkıma uğratan yalnızca silahlı çatışmalar değil, ondan daha sinsi olan "kirli ve ahlaksızlaştırıcı" toprak satın alma sisteminin yapısal şiddetiydi. Yasal ve yarı-yasal yollarla gerçekleştirilen bu sistemli müsadere, 1861-1891 yılları arasında Kuzey Ada'daki Māori toprak kullanımını yaklaşık %80'den %40'a, bugün ise ülke genelindeki özel arazilerin yalnızca %5,5'ine indirgemiştir. Bu rakamlar, "barışçıl antlaşma" söyleminin ardındaki gerçek mülksüzleştirme ve şiddet tarihini sayılarla açığa çıkarır.
Dolayısıyla, her iki bağlamda da tarihyazımı, iktidarın bir sessizleştirme teknolojisine dönüşür. Pergamon'da Aristonikos'un ütopyası unutturulurken, Aotearoa'da Māori'nin sözlü geleneği whakapapa ve toprakla kurduğu kutsal bağ whenua marjinalleştirilir. Ancak bu sessizlik mutlak değildir. Bugün "Kaupapa Māori" hareketi, etik bir toplum hayaliyle, bu tarihsel sessizliği yırtarak kolektif varlığı, te reo Māori dilini ve kadim bilgiyi yeniden canlandırmaya yönelik bir direniş epistemolojisidir. Tarihin, vahşi galibin perspektifinden yazılan tek bir anlatı olmadığını, sessizliklerin ve bastırılmış anlatıların sürekli sorgulanması gereken bir alan olduğunu hatırlatır. Böylece, "barışçıl" kağıtların arkasına gizlenen şiddet, direnişin hafızası sayesinde yeniden görünür olur.
Dil ve Kültürün "Gönüllü" Asimilasyonu
İlhakı takip eden asıl tahakküm, doğrudan imhadan ziyade, daha derin ve kalıcı bir yapısal asimilasyon biçiminde tezahür eder. Bu süreç, "hoşgörü" veya "uyum" retoriği altında, yerli kültürleri yaşam alanlarından ve anlam dünyalarından sistematik olarak kopararak işler. Hem Roma hem de Britanya İmparatorluğu, bu sessiz şiddeti, toplumun ekonomik, idari ve sembolik katmanlarına nüfuz eden mekanizmalarla uygulamıştır.
Pergamon'da, Roma'nın asimilasyon politikası, resmi bir yasaklamadan çok, kaçınılmaz bir üstünlük dayatması şeklindeydi. Görünüşte yerel dillere ve kurumlara dokunulmamış, ancak Latincenin resmi idarenin, hukukun ve ticaretin tek dili haline gelmesi; Roma şehircilik modelinin (urbs) ve ekonomik ağlarının benimsenmesi, bir seçenek değil, ilerlemenin ve entegrasyonun tek yoluydu. Bu pragmatik kayıtsızlık, Helenistik kültürü özümseyerek daha da eski katmanları hedef aldı. Pelasglar gibi Helen öncesi Batı Anadolu halklarının dilleri ve pratikleri, artık ne siyasi özerkliği destekleyen ne de sosyo-ekonomik fayda sağlayan, işlevsizleştirilmiş kalıntılar haline getirildi. Kültürel hafızanın aktarımı için gerekli kurumsal zemin yok olduğunda, bu halklar tarihsel kayıtlardan ve kolektif bellekten sessizce silindiler. Modern arkeolojinin onların kökenleri hakkındaki belirsizliği, bu sürecin nihai başarısının kanıtıdır.
Aotearoa'da ise asimilasyon, Roma modelinden daha dogmatik ve doğrudan bir kültürel proje olarak uygulanıyor. Süreç, topraktan koparmanın yarattığı maddi kırılma üzerine inşa edildi. 1867 Native Schools Act ile te reo Māori dilinin okullarda yasaklanması ve çocuklara uygulanan fiziksel cezalar, dili bir aidiyet ve bilgi aracı olmaktan çıkarıp, bir utanç ve acı kaynağına dönüştürdü. Bu, dilin kuşaklar arası aktarımında kasıtlı olarak yaratılmış travmatik bir kopuştu. 1987'de resmi dil statüsü kazanması, bu yapısal yıkımı telafi edememiştir ki, dil UNESCO tarafından "yüksek düzeyde tehlike altında" sınıflandırılmaya devam etmektedir. Bu dilsel soykırım (linguicide), daha büyük bir epistemolojik işgalle tamamlandı. Māori varlık anlayışının temelini oluşturan iki sistem hedef alındı: geçmiş, şimdi ve geleceği birbirine bağlayan, kimliği toprak ve atalarla ilişkilendiren sözlü soybilim whakapapa; ve insanı doğanın efendisi değil, koruyucusu kaitiaki olarak konumlandıran ekolojik yaşam felsefesi kaitiakitanga. Bu bilgi sistemlerinin marjinalleştirilmesi ve Batılı, seküler-ataerkil bir dünya görüşünün dayatılması, Māori halkını yalnızca topraklarından değil, dünyayı anlama, anlamlandırma ve içinde var olma biçimlerinden de koparmayı amaçladı.
Tarihin Sessizliğini Sorgulamak
Dolayısıyla, iki imparatorluk arasındaki yöntem farkına rağmen, nihai hedef ve sonuç benzerdir: "Gönüllü asimilasyon" bir yanılsamadır. Bu, siyasi egemenliğin ortadan kalkmasıyla başlayan, ekonomik ve idari yapıların dönüşümüyle devam eden ve nihayetinde dil ile epistemolojinin marjinalleştirilmesiyle tamamlanan çok katmanlı bir süreçtir. Pelasgların tamamen sessizliğe gömülmesi ile te reo Māori dilinin yok olma tehdidi altında olması, bu sürecin farklı tarihsel aşamalardaki aynı mantığın tezahürleridir. İktidar, burada fiziksel zorbalıktan çok, hayatın olağan akışını ve fırsat yapılarını kontrol ederek, üstünlüğünü "doğal" ve "kaçınılmaz" gösterir. Kültürel çeşitlilik, bu yapısal şiddet karşısında "gönüllü" bir şekilde buharlaşmaya terk edilir. Kendileri, kendilerine unutturulur. Ancak söze sığar hafızalar.
Peki ya şimdi? Yeni Zelanda'nın hem ülke içerisinde hem de dünya genelinde yüksek kabul görmüş "refah içerisinde yaşayan bir cennet parçası, süt ve bal diyarı" miti, Māori halkının maruz kaldığı yapısal şiddeti ve ekonomik refahın altındaki derin eşitsizliği görünmez kıldığında, bu da bir tür çağdaş unutuş anıtı değil midir? Bu parlak imaj, topraksızlaştırmanın, dilin travmatize edilmesinin ve epistemolojik işgalin tarihini nasıl örtbas eder? Bugün, dünyanın büyük kısmı Māori varlığından habersizken ve sömürgeciliğin geçmişe ait olduğu fikrindeyken, sorulması gereken asıl soru şudur: Biz, şu an hangi Pelasgların izlerini silmeye, hangi Aristonikos'un sesini kısmaya, hangi gerçekliği yok saymaya razı oluyoruz? Kuzey Afrika'nın Berberlerinin, Irak'ın Süryanilerinin, Myanmar'ın Rohingyalılarının ve sayısız diğer topluluğun karşı karşıya olduğu kültürel silinme tehlikesi, bugünün acil gerçekliğidir.
Tarih asla olmuş olanların masum bir kaydı değildir; o, süregiden bir meydan muharebesinin ta kendisidir. Pergamon'dan Aotearoa'ya uzanan bu çarpıcı paralellikler, zaferin nihai olarak kütüphanelerde, okul müfredatlarında, yasama metinlerinde ve nihayet hepimizin zihninde inşa edilen kolektif hafıza katmanlarında kazanıldığını ya da kaybedildiğini gösterir. Unutuşa direnmek, eleştirel bakışı bir zırh, sorgulamayı ise bir silah edinmektir. Unutuşa direnmek, satır aralarını titizlikle okumak, sessizliklerinde sesini duymaya cesaret etmektir.
Bu anlatı kimin işine yarıyor? Hangi ses bu sayfada yok? Ve bu sessizlik, kimin iktidarını besliyor?
Aristonikos'un "Güneş Şehri" ütopyası ve Māori'nin "Kaupapa Māori" direnişi, bugün adalet ve tanınma için süren mücadelenin habercileridir. Onların mirasını hatırlamak, geleceği şekillendirme sorumluluğumuzdur. Bugün Bergamalılar olarak hatırlarız ki, Aristonikos'un hareketi ilk büyük kölelik karşıtı isyandır ve bu hatırlayış, sessizliğe gömülmüş tüm diğer direnişler için bir dayanaktır.
Aksi takdirde, bizim kayıtsızlığımız ve unutuşumuz, onların zafere adanmış en kalıcı anıtının temel taşı olmaya devam edecektir. O anıtı yıkmak ise, ancak bilinçli bir hatırlama, ısrarlı bir sorgulama ve dayanışmacı bir eylemle mümkündür.
Kaynakça:
Marsh, F. B. (1963). History of the Roman World: 146-30 B.C. Routledge: London.
Ward, A. (1973). A Show of Justice: Racial ‘Amalgamation’ in Nineteenth Century New Zealand. Auckland University Press: Auckland.